Kırık Bir Öykü

 

 

 

Üniversitede öğrenciydim.

 

Bir klasik gitarım olabilmesini; gece odamın kapısını kapatıp, ışığı loşlaştırıp dinlediklerimi çalabilmeyi, eğer güzel çalabilirsem telefonda dinletebilmeyi o kadar çok istiyordum ki.

 

Derken bir sınıf arkadaşım, bir elektrogitarı olduğunu, bana bin bir taksitle satabileceğini söylemişti. Klasik gitar değildi ama, kontrplak gitar bile olsa razıydım. İkinci taksitten sonrası meçhul de olsa, hiç düşünmeden kabul etmiştim. Bu duygular bana yıllar sonra “Basit Yaşamak” şiirindeki:

 

bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana

kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir

“fa diyez”in mutluluğunu

 

satırlarını yazdıracaktı.

 

Eve getirip amfi niyetine teybe bağlayınca, teybi gümletmiş, ertesi gün okulda arkadaşım:

 

- Babam gitarımı sattığıma kızdı, geri ver…    deyince gitardan da olmuştum.

 

Bir gün Hamdi’nin kardeşinden haber geldi; arkadaşı Fuat, Balgat’taki bir Amerikalı'dan gitar almıştı, ama hevesi olmadığı için satıyordu. Uçarak gittim ve ilk görüşte gitara aşık oldum: Höfner marka, ladin gövdeli, razı olacağımdan bin misli güzellikte bir klasik gitardı. Fiyatı da iki taksitte alabileceğim kadar ucuzdu nedense.

 

Eve götürmüş, bir ince bele sarılır gibi sarılmıştım canım gitarıma. Onunla yatabilirdim; solak olduğum için ilk işim bütün telleri tam ters sıralamada değiştirmek olmuştu.

 

Artık okuldan koşa koşa eve dönüyordum. Bizimkiler eve bu kadar erken gelişime alışık değildi. İkindi vakti parmaklarım su toplayıncaya kadar balkonda, geceleri de loş odamda gitar çalmayı öğrenmeye çalışıyordum.

 

Ara sıra telefonda Murat’a akorları soruyor, sonra büyülü dünyama geri dönüyordum.

 

Frederich Noad’ın: "Solo Guitar Playing" kitabından öğrenip, sol elimin ilk dört parmağının tırnaklarını uzatmış, Romance’a kadar gelmiştim. Artık telefon elimden düşmüyor, sağı solu arayıp boyuna gitar dinletiyordum.

 

Benden bir sınıf küçük Ömer de solaktı, o da gitarına aşıktı. Bir sokak ötemizde oturuyordu, ama o sırada sıkıyönetim vardı ve geceleri 12:00’den sonra sokağa çıkmak yasaktı. Biz de ipin ucunu hep kaçırdığımız için misafir olan, evine elinde gitar, koltuğunda kelle, sanki kurşundan hızlıymış gibi koşa koşa dönüyordu; bir kere bile yakalanmamış, kan ter içinde gitarı ne kadar sevdiğimizi çevirenlere anlatmamıştık.

 

Asistanlık sınavlarına çalışırken, Ortodonti Bölüm Başkanı kütüphaneye girdiğinde önümdeki notları değil, notaları nasıl saklayacağımı şaşırmıştım.

 

Bir Cumartesi öğleden sonra Tıp Fakültesi öğrencisi Hasan’ın evine gitmiştim. Onun orgu vardı, ben de gitarla ona eşlik edecektim. Kapıdan girdiğimde Hasan:

 

- Ver bakayım şu gitarını….  deyip gitarı almış ve elinden düşürmüştü. O gitar gözlerimin önünde bir basket topu gibi sanki milyonlarca kez yerde sekiyordu. Galiba 1 saniye bazen 1 asırda bitmiyordu.

 

Kırılmıştı.

 

Hasan önce gitara, ardından bana bakacak, son derece rahat bir ifadeyle:

 

- Gel içeri de, sana biraz org çalayım…       diyerek dönüp gidecekti.

 

Hasan’ın bu acımasızlığını 2009’da bile aynı o andaki gibi içimden akıııp giden kapkara ılık suları hissederek anımsayacaktım.

 

Neyse ki bizim fakülteden Nuri kendisine muhteşem bir gitar imal etmekle meşguldü de, benim gitarımı da sıcak tutkallarıyla, işkenceleriyle tamir edecekti.

 

Artık Cuma akşamları Bestekar Sokak’taki Spagetti’ye gidiyordum. Orada ODTÜ Mimari öğrencisi Ahmet Kanneci gitar çalıyor, biz de huşu içinde dinliyorduk. Hatta bir akşam dışarıdan tanımadık dört kişi gelmiş, büyük bir ciddiyetle çalınıp, sessizce dinlenen klasik parçalardan fena halde sıkılmışlardı.

 

Dayanamayıp:

 

- Yeter be; şöyle Zühtü - Mühtü çal da, biraz neşelenelim!...      demişlerdi.

 

Kanneci de tavrını hiç bozmadan:

 

- Şimdi de Francisco Tarrega’dan, Recuerdos de la Alhambra’yı çalıyorum…    demiş, Mühtü’cü dört kişi de hışımla Spagetti’yi terk etmişlerdi.

 

Sanatına saygısı, taviz vermeyen tavrı, ileride Kanneci’yi dünya çapında gururumuz yapacaktı.

 

Okulda "Stetoskop" diye bir grup vardı ve mecburi hizmete Değirmendere’ye giden Dr. Aykut’un yerine Dedeman Oteli’nde benim bas gitar çalmam istenmişti. Tek şartları mavi gömlekle gelmemdi. Bas gitar, hem hiiiç bilmediğim Fa anahtarıyla başlardı, hem de çalmam gereken gitar sağ el içindi. Sahnede Stetoskop’la beraber çalıyor gibi yapıyordum.

 

Önce bir dansöz oynatmıştık; kimsenin bas gitarcının hareketlerine bakacak hali yoktu. Derken Cici Kızlar’dan Bilgen sahneye çıkacak, Felicita’yı söylerken, benim, fizik problemi çözer gibi bir suratla önümdeki Tapılacak Kadın’ın notalarına baktığımı görünce, gözleri yuvalarından fırlayacaktı. İlerleyen haftalarda Stetoskop pavyona düşecek, şimdinin bilim dalı başkanları, evlerinin yolunu sabaha karşı bulacaktı.

 

Bas gitar maceram bir gecelik bir kaçamaktı; beni canım solak Höfner’im paklardı – yollarımız bir daha kalabalıkta da, yapayalnızlıkta da hiiiç ayrılmayacaktı.

 

Yıllar boyu canım gitarım muayenehanemin bir odasındaydı. Hasta yokken kendi kendime arada çalıyordum; hem çalmasam bile mühim olan, onun az ötemde olmasıydı.

 

Bir başka milenyumda, yazılar, kitaplar yazıyor, özellikle üniversite öğrencilerine konuşma yapmaya davet ediliyordum. Devlet Operası’ndan soprano Leyla Çolakoğlu ile tanışmıştım ve birlikte müzikli bir sunum yapmaya karar vermiştik. Bu işin şakası yoktu; Ankara Üniversitesi’nde, ODTܒde ciddi toplantılar yapılmış, şimdiden salonlar, dekorlar ayarlanmıştı. Nefes nefese senaryo, şarkı sözleri yazıp, üzerlerinde çalışıyorduk. Gösterimizde benim basit bir bestem de yer alacaktı ve bugün Leyla’yla onun provasını da yapmıştık; emektar Höfner'le birlikte, canla başla bir sopranoya mahcup olmamaya çalışmıştık.

 

Çalışmadan sonra Höfner’i masaya dayamış, randevulu hastalarıma başlamış, akşamın nasıl olduğunu anlamamıştım.

 

Saate karşı bir yarışla muayenehaneden çıkmak üzereyken, ayağımın bir şeye çarptığını ve devirdiğini fark edecektim.

 

Evet; Dünya'da insanlar ölüyordu;

onca açlık, yoksulluk, hastalık, küresel ısınma, küresel ekonomik kriz başını almıştı -

 

ama o an - oracıkta Evren'in merkezi, canım gitarımın enkazı duruyordu:

 

Höfner sanki 77. kattan düşmüş bir yürek gibi kırılmıştı.

 

Değil saate karşı yarış, zamanın ta kendisi durmuştu;

önümde Höfner için yazılacak bir yazı

ve en az 77 sene sürecek bir gece vardı.

 

O yazı benim Höfner’siz ilk klavye kullanışım olacaktı;

çünkü ince beline ilk sımsıkı sarıldığım yıllarda,

bilgisayarlar henüz ruhlarımızı teslim almamıştı.

 

** ** **

Biliyordum; varlığında farkında olmadığınız dostlar gibi,

sağlığında farkında olmadığımız, olmazsa olmaz organlar vardı.

 

Tabii ki o kadar da değildi,

ama notalar geniş bir alana yayılmıştı;

gelecekte binlerce gitar alabilsem de,

artık Höfner’siz asırlar başlamıştı…

 

 

düş hekimi yalçın ergir    http://www.ergir.com

gece / 27 Ağustos 1932 / ankara