HAZAN

 

 

Bugün çok telaşlı bir gündü; sabah bütün işlerimi halletmem, Kızılay’a, Ulus’a gitmem gerekiyordu.

 

Ne yürüyecek zamanım vardı, ne de taksiye kıyacak param; Halk Otobüsü’ne binmiştim Tunalı Hilmi’de, dibimdeki duraktan.

 

Bir yandan ayakta müzik dinliyor, bir yandan da bin ayrı plan yapıyordum. Feci dalmıştım; birden Kızılay’a geldik sanıp panik halinde otobüsten dışarı atladım. Otobüs kalktığında nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Ne Kızılay’ı; daha iki durak ötedeki Küçükesat’taydım.

 

Başladım aptallığıma, dalgınlığıma kıza kıza yürümeye.

 

Tam o sırada yukarılardan bir yerlerden “tam” göğsümün - "tam" kalbimin üzerine koca bir yaprak düştü

ve benim yürüme süratim ile kısa bir süre yere düşmeden göğsümün üzerinde durdu.

 

Daha dün akşam; bütün yaprakları dökülmüş bir ağaçta, dökülememiş bir yaprağın düşememesinin verdiği can acısını yazmıştım: http://www.ergir.com/2010/zamani_geldiginde.htm

 

Eğildim; yerden aldım, bula bula, döküle döküle benim kalbimi bulmuş yaprağı.

 

Garip bir sevgi bağı ile bakıyordum ona; yaprak desenli kaldırımın üzerine geri de atamıyordum.

 

O kadar kırılgandı ki, sırt çantama da koyamıyordum;

elimde koca bir yaprak, Kocatepe’den aşağıya doğru yürüyordum.

 

“Hazan”;  O’na bir de ad koymuştum.

 

Yol üzerindeki dükkanlara elimde yaprakla giriyordum; bazılarına girerken, belki ciğeri değil ama yaprağımı kapıdaki sarı bir kediye emanet ediyordum.

 

Gitar teli satın alan ilk yaprak olmuştu Hazan.

 

Bu böyle olmayacaktı; daha gidecek çok yer vardı ve elimde böyle sallaya sallaya giderken kesin bir tarafını kıracaktım.

 

Acaba Kızılay’da, annemlerin evinin posta kutusuna mı atsaydım? Acaba geri döndüğümde Hazan’ı posta kutusuna atılmış bir broşürün altında çıtır çıtır kırılmış mı bulurdum?

 

O sırada düş avukatı sevgili Ayşen Merih Acar’la telefonda konuşmaya başlamıştım:

 

- Merih; göğsüme bir yaprak kondu, atamıyorum – çantama da koyamıyorum, bu böyle semt semt yürürken de kırılacak...

 

- Ben Yenimahalle’de, Patent Enstitüsü’ndeyim; biraz sonra dönerken Kızılay’dan da geçececeğim, bana ver istersen ama bugün getiremem muayenehanene...

 

- Yaa; ama “başka bir gün” çok uzak – dur ben başka bir formül bulurum; çok sağol...

 

** ** **

 

Bin işimin arasında elimde yaprakla Kızılay’ın ortasında, bir yerlerden gelip, bir yerlere giden insan seline bakıyordum. Benim de fena halde koşturacağım iş vardı, ama ya Hazan; Hazan n’olacaktı?

 

Az önce 180 Kuruş verip Halk Otobüsü’ne binmiştim. Memur bir baba, öğretmen bir annenin çocuğu olarak hep israftan kaçınmıştım;

ama şu “sevgi” dedikleri işlerden de doğduğumdan beri kaçamamıştım.

 

Anneden, babadan çok iyi biliyordum:

seven bir insanın kendi için kıyamadıkları –

sevdikleri için olduğunda göz görmüyordu.

 

Oradaki kendim için binmeye kıyamayacağım bir taksiyi gözüme kestirdim:

 

- Kavaklıdere’ye, Aldino Oteli’nin önüne taksimetre tahminen kaç lira yazar?

 

- 5-6 lira...

 

- Al sana 6 lira; şu yaprağı Aldino Oteli’nin önüne götürür müsün? Oradan alacaklar.

 

Çok normal karşıladı şoför bu teklifimi.

 

 

Asistanım da muayenehaneye telefon edip:

 

- Aldino Oteli’nin önene bir taksi gelecek, onun ön koltuğundaki yaprağı alır mısın? deyişimi çok normal karşılamıştı.

 

Huzurla devam ettim yoluma.

 

Ulus’a, Hal’e geldiğimde algıda seçicilikten midir nedir, ilk olarak dizi dizi,

sanki:

 

- Bizi de al....   der gibi bana bakan dolmalık yapraklar çarpacaktı gözüme.

 

** ** **

 

Şimdi odamdayım.

 

Hazan da tam karşımda.

 

Az sonra onu sevgili Reşat Önat Amca’nın hediye ettiği koca bir kitabın içine koyup tam kurutacağım.

 

Sanırım ben de bu dünyadan dökülünceye kadar,

birisinin göğsüne düşünceye kadar,

ondan hiç ayrılmayacağım…

 

düş hekimi yalçın ergir    http://www.ergir.com

23 Kasım 2010 – 16:25