(düş hekimi yalçın ergir facebook sayfasından)

 

 

Düş Hekimi Yalçın Ergir

30 Ekim

Bu sabah bir helalleşme paylaşmıştım:

http://www.ergir.com/2014/eksi_sozlukten.htm

 

Madem SARI VOSVOS yazısı Radyo ODTܒde dinlenince,

yazılan aşk mektuplarında bir tuzum olmuş –

o zaman yazıyı Facebook’a da koymalıyım;

yazılacak aşk mektuplarında anonim bir harfim olsun düşüyle...

 

kusursuz insanlar binasında

sokak kedisi yalçın

** ** ** ** ** ** **

 

 

SARI VOSVOS

Asırlar önceydi; tam okulumuzun önünden geçen çöp kamyonlarına atlayarak okula giden bir ortodonti asistanıydım. Ay sonunu zor getiren, doğal olarak hiç otomobili olamamış bir ailenin oğluydum.

Bir Pazar günü, “bir dolaşıp geleyim” diye dışarı çıkmıştım. Yolum Sıhhiye’deki oto pazarına düşmüştü. Asla alamayacağım otomobillere bakıyor, kendimi açık camına kolumu koyduğum bir otomobilde Boğaz turu yaparken hayal ediyordum.

Karşımda hurdahaş, sarı bir Volkswagen duruyordu. Direksiyonun altından bağırsak gibi kablolar dışarıya çıkmıştı ve komik bir fiyata satılıyordu. Sahibi neredeyse “Allah aşkına al götür şunu, para falan da istemiyorum, yeter ki bir daha görmeyeyim” der gibiydi

ve aldım onu.

** ** **

Eve nasıl döndüğümü, durumu nasıl izah ettiğimi falan hatırlamıyorum ama ertesi gün satış işlemlerini bitirip direksiyonuna kurulduğumda, karşımda sürekli yanan motor ısısı ikaz lambasını hiç unutamadım.

İlk işim, ikaz lambasına gelen kabloyu bulup kesmek oldu. Bir de motor yaptıracak halim yoktu ya; araba da gidiyordu işte, sürekli motor ısısının yüksek olduğunu görmemin bir anlamı yoktu.

Derken Sarı Vosvos’lu günlerim başladı. O kadar rahattım ki; park ederken arabadan hiç inmiyor, önüme çıkan çöp varillerini çizilme kaygısı olmadan arabayla iterek yer açıyordum. Ne bir alarm, ne bir baston kilit, ne de tekrar tekrar kontrol edilmiş kapı kilitleri; mışıl mışıl uyuyordum geceleri; korkum hırsızlar değil, çöpçülerdi.

Yağmurda giderken bir su birikintisine düştüğümde, delik olan tabanından gözüme su kaçıyordu. Bir keresinde Ankara dışındayken telefon gelmiş, arabama boru yüklü bir kamyonun çarptığını söylemişlerdi. Arabanın her tarafı ezik olduğu için döndüğümde kamyonun nereye çarptığını bulamamıştım.

Bir de minibüsçü dikiz aynası takmıştım. Arkama baktığımda ön camımı bile görebiliyordum.

Emniyet kemerim sağlamdı ama taksam ne fark ederdi ki; zincir en zayıf halkası kadar sağlamdı ve bir çarpışmada F-16 pilotu gibi koltukla beraber dışarıya fırlayacağımı biliyordum.

En karlı havalarda, herkes arabalarını emniyetli bir yerlere çektiğinde biz korkusuzca yollardaydık, hatta özellikle dolaşmaya çıkıyorduk; yollar benden ve Sarı Vosvos’tan soruluyordu. Hava ne kadar soğuk olursa – içi yanmış hava soğutmalı motorum için o kadar iyiydi – Boğaz turunu Bering Boğazı’nda bile atabilirdik.

Bir Keçiören dönüşü freni patladığında sağdan sağdan, ışıklara yüzlerce metre kala önceden vites küçülterek, el freniyle eve vardığımı hatırlıyorum. Gece olduğu için kapısını açıp sol ayağımı fren olarak kullanmama gerek kalmamıştı.

Çok çaresiz kalıp tamirciye gittiğimde bütün müşteriler merakla arabanın etrafına toplanıyor, eminim içlerinden hallerine şükrediyorlardı. Sanıyorum sigara külü ile Japon yapıştırıcısını karıştırmak, bu ülkeye, bu arabaya özgü bir tamir yöntemi olarak kalacaktı.

Bir de çıkma kasetçalar edinmiştim. Direksiyonun altındaki yüzlerce kablodan hat çekmiş, “Self Control”ü sonuna kadar açıp Tunç’la futbol oynamaya gidiyorduk. Sinyal kolu şarkımıza “çıktıydı – çıkmadıydı” diye eşlik ediyordu. Daha sonra hiçbir müzik setinde “Moonlight Shadow”u o kadar coşkuyla dinleyemedim.

Ne benzin deposu tam doldu, ne de temiz elbiseli birisi binebildi - daha doğrusu inebildi Sarı Vosvos’umdan.

** ** **
Artık marşı bir basar, on bir basamazken ve ben sürekli park etmek için aşağıya salabileceğim yokuşlar ararken, okulumuzdan Atilla isimli bir asistan Vosvos’uma talip olmuştu. Sanırım arabadan çok, okula gidip gelişlerdeki serseri havaya talip olmuştu.

Arabadan çok iyi anlayan bir arkadaşını getirmiş, deneme sürüşü yapıyorduk. Araba giderken vites kendiliğinden atıp duruyor – tekrar takıp yola devam ediyorduk. Daha sonra götürdükleri kaportacı “sakın almayın – altından kalkamazsınız” dediğinde “arabadan anlayan” arkadaşı “bence bunu almayalım” demiş; Atilla da:

- Ne yani, şimdi arabasız mı kalayım? diye sinirli bir cevap vermişti.

Ben okuldan ayrılmıştım; Atilla, ilkbaharda kaportacıya bıraktığı Sarı Vosvos’u, dünya kadar masraftan sonra yaz sonu teslim alabilmiş, aldığı hafta da kaza yapmıştı.

Sonrasını bilmiyorum...


Daha sonra kimi otomatik vitesli, mükemmel müzik sistemli, gelişmiş alarmlı çok araba geldi geçti kapımın önünden. Ama hiç birisi o canım Sarı Vosvos’umun bana verdiği mutluluğu veremedi.

Hiç unutamadım hurdahaş can yoldaşımı;
gözlerim yıllarca yollarda, karlı Ankara akşamlarında boşu boşuna aradı “06 FZ 055”imi.

** ** **

Herkesin bir “Sarı Vosvos”u vardır yaşamında.

Bu kimi zaman, tabanından gözüne su kaçan çürümüş bir arabadır,
sinemada unuttuğun el örgüsü bir kazak,
artık paçası kısa gelen bir blue jean,
yırtık bir ilkokul çantasıdır kimi zaman.

“Sarı Vosvos”;
kusursuz otomobiller garajında
kimselere anlatamayacağın,
anlatsan da kimselerin anlayamayacağı
bir insandır bazen...

düş hekimi yalçın ergir         http://www.ergir.com

 

 

 

 

 

 

 

 

  Düş Hekimi Yalçın Ergir

Facebook Paylaşım Sayfası

https://www.facebook.com/dushekimiyalcinergir