BİR küçüçük ASLANCIK YOKMUŞ

 

- Bir aslan yavrusu alacağım.

 

- Kesinlikle olmaz!

 

Şakaydı elbet ama olmayabilirdi de, hatta kesinlikle değildi onun için. “Onu da yapar”dım. “Eve aslan giremez!”di kesinlikle. “Ya o, ya da aslan yavrusu!”ydu.

 

Aslında çok haksız değildi. Devekuşu örneğinden de çok iyi biliyordum; saf bir “ne zaman?” ya da “nereden? sorusuyla tabancanın nasıl patlayacağını, nasıl nefes nefese bir koşunun start alacağını, “ben birazdan gelirim” diye sofradan kalkıp, Botswana'ya, Kalahari Çölü’ne gidip, ne yapıp yapıp bir aslan yavrusuyla eve geri döneceğimi ve Metro-Goldwyn-Mayer filminin başlayacağını.

 

Bir “he” deyiverseydi o akşam sofrada, adı bile hazırdı bebeğimin; Simba.

 

Koşa koşa dönecektim eve iş çıkışlarında; parçalanmış terliklerin arasından geçip odama girecek, onu sırt üstü yatırıp gıdısını sevecek, on bir on bir maç yapan yelelerini okşayacaktım.

 

Aslan yattığı paramparça çamaşır sepetinden belli olacaktı. Gece olduğunda, La Fontaine masallarıyla uyutacaktım onu. Aydede göz kırparken penceremde, gözlerimi yumacaktım hırsız girmez evimde. Usulca  yatağıma giriverecekti gecenin bir saatinde.

 

Oyunlar yapıp kulağımı ısırırken kaçacaktı uykum; sarılacaktım ona, yağmurun elleri kadar küçük patisini tutarken kapatacaktık gözlerimizi. Başucumda sabaha kadar çalan radyoda belki de Elton John’dan “Can You Feel The Love Tonight?” çalarken saracaktı kuyruğunu belime. Kalbim kalbine dayalı; kapalı gözlerini, kirpiklerini, nefes alışını, teslim olmuşluğunu izleyecektim ay ışığında.

 

 

Günler geçecek,

- " Zebra pirzola var mı?” diye utanarak soracaktım kasaba; inanacaktım “ aslan sütü var” diyen kel bakkala.

 

Bir kükreme sesi gelecekti daha zile parmağımı dokundurduğumda. “Canımm” diyecektim içimden, bir boğuşma başlayacaktı salonda, devrilmiş üçlü koltuğun yanında.

 

Gece Seğmenler Parkı’na dolaştırmaya gitmek için kapıdan çıkarken, asansör ışığının sönmesini, apartmanda evcil hayvan beslemeyi yasaklayan yöneticinin evine girmesini bekleyecektim. Daha az korkacaktım parktaki Pitbull’dan, bankta otururken.

 

Sabahları güneş doğarken beraber gidecektik Eymir Gölü’ne, koşarak inecektik Or-An’daki tepeden aşağıya. Sonra da gelinciklerin arasında mekik çekerken, onu dibimdeki ağaca bağlayacaktım. Matrak olsun diye Y & S harfli kalp kazıyacaktım ağaca.

 

Praktiker’e gittiğimizde, otoparkta, camları yarı açık arabamda bekleyecekti. Kapıyı kilitlemesem de olurdu herhalde. Ne hissederdi müzik setimi çalmaya gelmiş hırsız, dikiz aynasında birden bir çift gözle karşılaştığında; o gece neler anlatırdı acaba diğer hırsız arkadaşlarına, sargılar içerisindeki omuzu, kulağıyla?

 

Tatile giderken Zafer’e rica etsem bakar mıydı acaba? Ya da onu da götürürdüm Bozcaada’ya.

Nasıl bakardı Pamukkale Otobüsü’ndekiler, arabadan indirdiğimde, çay molasında?

 

- “Abi şu aslanı bi tutsanız” falan mı derdi çaycı acaba?

 

“Sizi çok sevdi” derdim herhalde pansiyoncuya Tam bir deniz aslanı yapardım onu Ayazma Plajı’nda.

Dönüşte Haymana’da bisiklete binerken, arkamdan koştururdum 260 kiloluk vücuduyla;

 

bir “he” deniverseydi o akşam sofrada.

 

Şarkıyı bilirsiniz;

Bir küçücük aslancık varmış

Kırlarda ko, ko, koşar oynarmış

Babası onu çok severmiş...     

diye giden.

 

Aslancık şarkının sonunda yalnız kalır. Annesi ve babası ormana giderler

ve bir daha geri gelmezler.

 

Ama bu yazım, düşlerimin derinliklerine giden ve bir daha hiç geri gelmeyecek bir küçük, küçücük aslancık için.

 

 

Şimdi yatıyorum; yarın sabah gün doğarken Eymir Gölü’ne gideğim.

Önce mutlaka muayenehaneye uğrar, uçmayan kazım Paytak’ı da yanıma alırım.

 

Belki göl kenarında ağacımın dibine oturur, göle küçük taşlar atarım...

 

düş hekimi yalçın ergir            http://www.ergir.com