fonda çalan: süper baba / yeni türkü (cengiz onural)

(ActiveX denetimlerinin çalışmasına izin vermeniz gerekebilir)

 

 

 

BEN BİR KÜÇÜK AZI DİŞİYİM

(bir diş masalı)

 

 

Ben bir küçük azı dişiyim.

 

Bıkmıştım üzerimdeki süt dişinin ayak kokusundan, sürekli iltihaplanmasından, dökülmemekte direnmesinden.

 

Bir sabah uyandığımda tepemde ışık gördüm; benimki çekip gitmişti, belki de çekilip gitmişti. Sıram gelmişti, sürüyordum. Görebilmek için dışarısını, sahibim hep gülsün istiyordum.

 

Arkamda onu gördüm, birinci büyük azı dişini; babacan, deneyimli bir bakışla gülümsüyordu. Hani eskiler derler ya, çok “nev-i şahsına münhasır” bir dişti. Öyle üzerinde keyfini bekleyeceği bir süt dişi falan hiç olmamış, bütün süt dişlerinin arkasından, kimseye eyvallah demeden çıkıvermişti.

 

Bana çiğnemeyi, şekerli gıdalardan kendimi korumayı, çevre dokularını öğretti. Artık yemeklerde ben de görev almaya başlamıştım. O çok güçlü ve ustaydı, zorlandığım gıdaları ona devrediyor, gururla paramparça yapışını seyrediyordum. Sakız çiğnerken onu taklit ediyor, bir gün büyük azı dişi olabilmenin hayallerini kuruyordum.

 

Bir gece bana sırrını açtı; aşıktı. Yeni gelen yirmi yaş dişine özünü - pulpasını kaptırmıştı. Ben küçüktüm ama yeni dişin gelişini pek beğenmemiştim. Eğri geliyordu, sancı veriyordu; kendine yer açmak için bencilce önündeki dişleri itiyor, ön kesici dişlerde sıkışıklığa yol açıyordu. Ama büyük azının gözü görmez olmuştu, kök ucuna kadar aşıktı. Hatta köpek dişi uyardığı halde pilavdaki taşı görememiş, tüberkülü kırılmış, façası bozulmuştu. İyice içine kapanmış, kendisini şekere vermişti. Yılların dostu diş fırçasını bile istemiyor, lokmaları öğütmeden direkt mideye gönderiyordu.

 

Mideden şikayetler gelmekte gecikmedi ama değişen bir şey de olmadı. İkinci (güya büyük) azı, etliye sütlüye karışmazken, yirmi yaş dişinin arkasını yavaş yavaş çürüttüğünün farkında bile değildi. Bu yeni diş hepimiz için bela olmuştu, ağzımız bozulmuştu.

 

Biricik dostumun üzerinde, kullanılmamaktan, temizlenememekten bir karış taş oluşmuşken, bu yanlış aşkın felakete dönüşmesine karışmaya utanıyor, hep erteliyordum. Gerçi bütün lokmaların yükünü ben taşıyordum, yorgundum ama diş eti hastalığından beter, mutlaka bir operasyon gerektiren bu durumda bile dostumun günden güne oluşan kemik kaybına, “aşka saygı” adına müdahale etmiyordum.

 

Bir gece uykum kaçmış, ortalığı seyrediyordum. Dil inip inip kalkıyor, karşı kıyıdaki akranlarım sevişiyorlardı. “Diş gıcırdatma” dedikleri aslında bu idi. Benim tarafımda kapanış bozukluğu vardı, çok imrenmiştim. Bademciklere bakarken gözüm yirmi yaş dişine takıldı. Kıpkırmızıydı çevresi, bütün yiyecek artıklarını cebine doldurmuştu. Derken ağrı başladı. Cahil sahibimiz gecenin bir vakti bizi bir yere götürdü; sahte bir diş hekimindeydik – tehlike büyüktü. Teker teker dişlere vurulurken, zaten bir vursan bin ah işiteceğin dostumun tepkisi de doğal olarak “bin ah” oldu. Güya suçlu bulunmuştu.

 

Oymaya başladılar, üstüm başım mine olmuştu. Bağırmak, o dolma parmakları ısırmak, dostumu kurtarmak istiyordum; hiçbir şey yapamıyordum, ben de ilacın etkisiyle uyuşmuştum. Kanalına girdiler, sinirini aldılar. Yılların “bir numara”sı hissiz – duygusuz, Guguk Kuşu filminin sonunda benliğini yitirmiş Jack Nicholson gibi bomboş bakıyordu.

 

Bu arada ağrı tabii ki geçmedi; bu sefer yanımdan hışımla bir davyenin geçişini, dostumun boğazına sarılışını gördüm. Bir sağa, bir sola kuvvetlice çekiştirilmeye başlanmıştı. Kökleriyle korkunç direnişine şahit oluyor, hiçbir şey yapamıyordum. Alttaki yirmi yaş dişine takıldı gözüm - çıtı çıkmıyordu. Esas çıt sesi arkamdan geldi, kök kırılmıştı ve tabii ki gerçek bir hekime gidilmediğinden çıkartılmasına da bir çaba sarf edilmedi.

 

Dostum artık yoktu; arkamda kocaman bir boşluk, içinde ondan yadigar küçücük bir kök parçası; hep onun yerini doldurma, onun gibi öğütme çabalarım ve her tatlı yiyişte ta derinlerden hissedilen sızlamalarla geçti yıllar...

 

Ben, küçük gelmiş, küçük gidecek,

sevdiğinin yanlış aşkına engel olamamış,

olma hakkını kendinde görememiş,

bunu saygısızlık bellemiş bir küçük azı dişiyim.

 

Ben bir küçük cezveyim,

elden ele gezmeyim...

 

 

dr. yalçın ergir -  ortodontist

"düş hekimi - 3" kitabından

 

http://www.ergir.com